5 Haziran 2008 Perşembe

Sevdiğim bir alıntı...

Erich Fromm sevgiyi şu sözlerle tanımlıyor :
' Sevgi bir etkinliktir , edilgen bir durum değil ; bir şeyin içinde olmaktır , o şeye kapılmak değil ; öncelikle vermektir , almak değil. Sevgi bir kişinin bütünlüğünü ve bireyselliğini yitirmeden diğer bir kişiyle veya şeyle birleşmesidir.
Acaba gerçek sevgi nedir ? Sevgiyi aşık olmak sananlar yanılıyorlar ; çünkü gerçek sevgi , bir gün sahip olunan diğer gün olunmayan bir şey değil. Böylesi sevgi değil , ancak heyecan olabilir. Sevgiyi , kendini feda etmek sananlar da yanılıyorlar ; çünkü gerçek sevgi ,seveni ve sevileni birlikte yüceltip geliştirdiğinde sevgi olma niteliğini kazanıyor.Kişilerden birisinin kendini feda etmesi sevgi maskesi altına gizlenmiş kendini tatminden başka bir şey değil. Sevgiyi bağımlılık sananlar da yanılıyorlar ; çünkü ancak her birimiz kendi başımıza yaşayacak güçte olup da birlikte yaşamayı seçtiğimiz zaman ,birbirimizi gerçek anlamda seviyoruz demektir. Gerçek sevgide , özgür irade her zaman on planda yer almalı ; aksi halde sevgi ancak asalaklık belirtisi olabilir. Sevginin yalnızca bir duygu olduğunu sananlarda yanılıyorlar ; çünkü gerçek sevgi sadece bir duygu değil , aynı zamanda bir eylem. Zira ancak gerçekten sevdiğimizde , dikkatimizi sevdiğimiz kişi veya şeye yönlendirerek , çaba ve emek harcamaktan kaçınmayız. Gerçek sevgi , sonunda ayrılık var gibi görünse bile , insanin sevdiği kişiyi mutlu olacağı yere doğru uğurlamaktan çekinmemesidir. Eğer kişi sevdiğini uğurlamaktan çekinir ve sahiplenmeye kalkarsa , kendine hizmet etmiş olur. Bir düşünür şöyle demiş : ' Bir daire çizmiş ve beni dışarı atmıştı ! Ama sevgi ' ve ben , daha büyük bir daire çizdik ve onu içeriye aldık. Daha , daha büyük sevgi daireleri çizelim ; insan hayatında sevgiden daha güçlü bir enerjinin varolmadığının bilincinde olarak, varolan her şeyi , varlığımızın tüm gücüyle sevelim.. Kalplerimizdeki sevgi çiçeklerinin , vazolarımızdaki çiçekler gibi solmalarına , kuruyup yok olmalarına izin vermeyelim. Yaşamlarımızı kin değil , sevgi ile paylaşarak sürdürelim... Yunus Emre'nin dediği gibi , ' Sevelim , sevilelim ; dünya kimseye kalmaz...'

Mevlana

Kör cehalet çirkefleştirir insanları Suskunluğum asaletimdendir. Her lafa verecek bir cevabım var Lakin bir lafa bakarım laf mı diyeBir de söyleyene bakarım adam mı diye...

MEVLANA

3 Nisan 2008 Perşembe

HANİ...

Hani...
Ali Türkan ~ 3 Ekim 2001, Berlin
Hani, uyuyakalmış birinin üstünü battaniye ile örtersin ya, sana çok yakın değildir, belki sevmezsin bile ama gene de yaparsın bu işi; işte bunun gibi bir şey olmalı çalışmak.
Hani, son cıgaranı, son olduğunu belli etmeden, senden daha zor durumdaki bir arkadaşına verirsin ya; bunun gibi olmalı işinden aldığın keyif.
Hani gece yarısı uyanırsın da, ilk işin kalkıp çocuklarının üstünü örtmek, perçemlerinden öpmek olur; işte ben buna görev derim.
* * *
Hani, plastik sürahiler vardı çocukluğumuzda, suyu bardağa boşaltırken, kuş sesi çıkaran sürahiler.
Babalarımız vardı, unuttun mu? Eve kese kâğıtlarıyla gelen, kokusunu duymak için boynuna sarıldığımız adamlardı. Hani komşularımız vardı, akşamları ziyarete gelirken, sesleri "Fatma'nıııım!" diye sokağı çınlatan. Hani yazlık sinemalar vardı, en azından filmin sesini duymak için, sivrilere boş verip pencereyi açarak uyuduğumuz.

Tasla yoğurt alırdın da hani, eve gelene kadar yarısını yerdin. Hani kanarya beslerdin de, "çipet çipet şak şak, aniya aniya şak" diye acaip sesler çıkartırdın... Hani palavracı abilerimiz vardı bizim; "apartman verdiler de, vermedim bu kuşu" diye kanaryasını öven. Sünmüş toplarımız vardı; kırk çocuk peşinde koştururduk. Yokuşa su dökerdik geceden, sabaha kadar buz tutsun diye. Oyuncak arabalarımız vardı naylondan... Ne biçim süslerdik değil mi? Bir de telden "dümen" takardık tepesine...
Hani iki kişilik ıslıklarımız vardı bizim. O ıslığı, öyle çalınca, hep o baş çıkardı pencereye bir bahaneyle. Ürkek ürkek bakardı... Hani o başı görmek için, aynı sokakta saatlerce volta atardık.
Hani, "çınar dibinde iki mars bir oyunla yenip bücürü" kalkar, sıra kahvelerin önünden yürürdük.
Hani merak ettim; kaça bu saydıklarım? Mutluluk kaçtan gidiyor bugünlerde? Piyasası, dolara endeksi nedir? Ne kadar bunalmış herkes. Türkiye, Almanya farketmiyor, iş manyağı olmuşuz hepimiz. Aybaşında elimize şu kadar geçecek, bu kadarı masraf, kalanıyla şunu bunu alırız, bu da tatil için... Çalışmanın tek amacı, şu kalanıyla yapılacaklar olmuş çoğumuz için.
Bu, insan olarak ağırıma gidiyor benim. Dev ekran TV, bilmem ne marka araba, pantalon, "cep" telefonu, ananın ininde tatil yapabilmek uğruna, sabana vurulmaya razı olan öküzler gibi olmak... Hayatımızın çok önemli bir bölümünü bunlara dönüştürmek için harcıyoruz. Kimse keyif almıyor yaptığı işten, herkes yakınıyor, herkes bunalıyor ama taksitler diz boyu... Sahte keyifler almak için, gerçek yaşamımızdan harcıyoruz. Çoğumuzun bir kere olduğuna inandığı yaşamdan.

Ne zaman unuttuk küçüçük şeylerle mutlu olmayı ve asıl önemlisi, mutluluğun küçük şeylerle olabileceğini? Bizi fena kandırdı birileri. Parayla alınan şeylerin mutlu edeceğine, alnımızı gümüşleyeceğine inandırıldık. Pardon ama resmen keriz yerine konduk, işletildik. Gerçek anlamda "çalışan hayvanlar" olduk.
Hatta uzun zamandır, emeğin gereksinimlere (hadi biraz da fazlasına) dönüşmesinden başka bir şey oldu iş. Kısacık yaşamımızı, hiç bir ideali olmayan, ne anlama geldiğini bizim de bilmediğimiz zırvalara adadık bu yüzden. O zırvada en yukarılara çıkmaya çalışır olduk. Sosyal hayatın gereği arkadaşlar değil, "şöyle iyi bir iş" oldu. O işte tırmandığımız yer kadar "adam" olduğumuza inandık. Tırmanamayınca da, iğdiş edilmekten değil, harem ağası olmamaktan yakınan zavallılara döndük.
Ağzımızla kuş tuttuk belki ama dedelerimizden, babalarımızdan daha karamsar, daha bitkin, daha yılgın, daha mutsuz olduk. Mutsuz oldukça daha çok istedik. Çünkü tüm kavramların anlamı değişmişti yaşamımızda. Çocuklarınıza bir baksanıza; aldığınız bilgisayar oyunları, bilmem kaç kanal televizyon, yolladığınız paralı okullar, mutlu olmalarına yetiyor mu? Yüzleri asık, daha bu yaşta baş ağrıları var. Hiç bir zaman, bizimki kadar güzel olmayacak çocuklukları. Çünkü bizim sevenlerimiz vardı; bütün gün çalıştıktan sonra, tek derdi televizyon seyretmek olan anne babalarımız değil. Bizi kitaplardan öğrendikleriyle değil, duygularıyla büyütürlerdi. Sık sık sopa da yerdik ama şimdi çocuklarınızın sizi sevdiğinden daha çok severdik onları.

Kim bu hale getirdi bizi? Yalnız çalışkan, yalnız saçları taralı, yalnız beslenme çantası sucuk kokan çocukları seven öğretmenlerimiz mi? O yüzden mi bu kadar parlak, bu kadar başarılı, bu kadar taralı olmak zorunda hissediyoruz kendimizi? İyi de, onlar bizden Atatürk'ü sevmemizi istediler yalnızca. Bir de vatanı. Çoğu kötü öğretmendi ama vatanı tanımlarken, onlar bile "parsel" sözünü kullanmadılar hiç.
Yoksa televizyon mu suçlu? Öyle, kendi başımıza yaşayıp giderken, kafalarımıza başka dünyaların, başka yaşam biçimlerinin de olduğunu zorla sokan televizyon mu? "Ecnebi" filmlerde "ulan onlar da insan, biz de" diye hayıflanırdı büyüklerimiz; bu mu yani? O zaman mı kafamıza girdi insan olmanın, onlar gibi yaşamakla olabileceği?
Uzaktan kumanda aygıtı, spor araba, bulaşık makinası, sarışın, mavi gözlü insanlar...
(Bak şimdi, durduk yerde, aklıma burada çıkan bir derginin İstanbul'la ilgili bir yazısı için attığı başlık geldi: İstanbul, Sarışın Kadınların Kenti. Eh, göz rengine de bir çözüm bulundu nasıl olsa...
Belki de bunların hepsi birden suçludur. Belki bir askeri darbe olmuştur o memlekette ve çok korkan birileri, bizleri korkulmayacak hale getirmek için ellerinden geleni yapmışlardır. Bu ülkenin adam gibi bütün adamlarını yok etmiş, kapatmış, sindirmiş, olmadı yurt dışına kaçmak zorunda bırakmıştır. Geriye de, kimya dersinde Fatih'in başarılarını anlatan lise öğretmenleri, reklamcı yazarlar, protest müzikçiler (bunu duydum ama ne olduğunu bilmiyorum), stand - up'çılar, gemisini kurtaran kaptanlar, arz ediyorum beyefendiler, his masters voice'ler, buraya puan ya da puanlar almaya geldik'çiler, sen benim kim olduğumu biliyon mu'cular, ben var ya ben'ciler, yalvarırım Memet Ali Bey'ciler, makro ekonomistler, mikro beyinliler falan kalmıştır.

Yok canım! "Türk milleti zekidir, Türk milleti çalışkandır" öyle bir darbeyle de beyni hamur teknesine dönmez. Azıcık hafıza kaybına uğrar, hepsi bu.
* * *
Hani yeşil parkalı düşlerimiz vardı da, hani büyüyünce adam olacaktık.
Hani çocuklarımız daha güzel bir dünyaya doğacaktı da, motorları maviliklere sürecektik.
Hani verdiğin sözler, hani ellerin nerde?
(İmdi, bu yazının içindeki yığınla "hani" aranızda birilerine Kippling'in "If" şiirini hatırlattıysa, diyecek bir şeyim yok; haklısınız. Az önce yeniden okudum o şiiri.
"Nasıl olsa kimse okumamıştır" deyip Türkçe'ye çevirdiği kitabı kendi romanıymış gibi sokan yazarların olduğu bir ülkede, bu kadarcık "esinlenmeyi" abdiacze çok görmeyiniz reca ederim.